13. ve 14.Yüzyıl Divan Edebiyatı

18 Mayıs 2013 tarihinde tarafından eklendi.

Divan şiiri, üst kesimde (saray ve çevresinde) 13. yüzyılda başlar, 19. yüzyılda son bulur. Buna göre. Divan edebiyatı 600 yıl sürmüş, uzun ve başarılı bir edebiyattır. Halk şiiri, Tekke şiiri, halkın içinden çıkmış olan ozanların şiiridir. Bu ozanlar, ya hiç okuma yazma bilmezler ya da eğitimini tekkelerde tamamlarlardı. Kısaca, bu ozanların, dili, teması, konusu, şiir zevki, halkın dili, teması, konusu ve şiir zevkiydi. Divan şairi, medreselerde yetişmiştir. O çağların üniversitesi alan medreseler, zamanın bilimlerini öğreten yüksek kurumlardı. Buralarda, Arapça ve Farsça öğretilir, Arap ve Acem edebiyatı tanıtılır ve benimsetilirdi. Divan şairi, doğal olarak, halkın diline, temasına, şiir zevkine ters düşerdi. Hatta, Tekke ozanları Medreselileri iç ilmini (ilm-i hâl) bilmemekle suçlardı. Yunus Emre‘nin;

İlim ilim bilmekdür
İlim kendün bilmekdür
Sen kendüni bilmezsin
Bu nice okımakdur

divan edebiyatıdiye söylenmesi bunun çok açık bir örneğidir. İnsan, kendini, kendinin ilmini, nereden gelip nereye gittiğini bilmiyorsa, gördüğü öğrenimin hiç bir yararı yoktur. Sonuç olarak. Divan şairleri, sanal tutumu bakımından, Halk edebiyatı ozanlarından büyük farklılıklar gösterir. Divan edebiyatı, 13. yüzyılda, daha ilk dönemindedir. Zaten, 13. yüzyıl Divan şiiri olarak sadece Hoca Dehhani’yi görüyoruz. 14. yüzyıl. Divan şairleri arasında Nesimî, Ahmedî, Kadı Burhanettin en önemlilerindendir. Ancak, bu şairlerin özelliklerine ve şiir örneklerine geçmeden önce Divan şiirinin genel özelliklerini tanımakta büyük yararlar vardır.

a) Divan Şiirinde Şekil Özellikleri Dil: Türkçenin ilk yazılı örnekleri Göktürk yazıtlarıdır. Daha önce örneğini gördüğümüz bu dil yalın, akıcı ve oldukça zengin bir dildir. Hiç şüphesiz, Göktürkçenin en başta gelen özelliği yalınlığıdır. Çünkü, bu dilin içine daha, başka dillerden kelime karışmamıştır. Uygurcada bu yalınlığın biraz bozulduğu görülür. Fakat, Türkler İslâmiyeti kabul edince Araplarla ve Acemlerle kültür alış verişi başlar. Artık (medreselerde) bilim dili Arapça, sanat dili (Divan edebiyatında) Farsçadır. Özellikle, aruz vezni, uzun heceyi çok ister. Türkçede, bilindiği gibi uzun hece yoktur. Bu sebepten, uzun hecesi bol olan Arapça ve Farsça kelimeler, dilimize ayrıca girmiştir. Daha kötüsü, Türkçe yazmak küçümsenmiş. Arapça ve Farsça moda olmuştur. Türkçe, o kadar hor görülmüştür ki durumu Âşık Paşa şöyle anlatır :

Türk diline kimseler bakmaz idi
Türklere hergiz gönül akmaz idi

13. yüzyıldan başlayarak ve gitgide dozunu artıran Osmanlılca, böylece doğdu ve yerleşti. Osmanlıca; Türkçe, Arapça, Farsça dillerinin karışımından oluşan yapay bir dildir. Dolayısıyla, bu dili anlamak için her üç dili de bilmek gerekir. Bu yüzden, Osmanlıcayı, ancak medrese okuyan üst kesim insanları kullanmış ve anlamıştır. Buna karşılık, Osmanlıcayı geniş halk kesimi ne anlamış ne de kullanmıştır. Hoca Dehhanî’den Şeyh Galip’e kadar sanatta gerekli dil olan Osmanlıcada yaklaşık her yüz kelimeden sekseni yabancıdır. Bu dil, Divan edebiyatını, küçük bir zümrenin edebiyatı yapmakta en etkili öge olmuştur.

Aşağıdaki örnekleri dil bakımından değerlendirelim :

Baş eğmeziz edâniye dünyâ-yı dûn için
Allâhadır tevekkülümüz itimâdımız
Bakî

(Alçak dünya için, alçaklara baş eğmeyiz. Allah’a baş eğeriz ve Allah’a güveniriz.) Beyitte dokuz kelime vardır, sadece üçü Türkçedir.

Cihân-ârâ cihan içredir ârâyı bilmezler
Ol mâhiler ki derya içredir deryayı bilmezler.
Bakî
(Cihanın süsü, güzelliği, cihanın içindedir, insanlar bunu bilmezler. O balıklar ki denizin içindedir fakat denizi bilmezler.) Beyitteki 13 kelimeden, yalnız 6’sı Türkçedir.

Evc-i havada sît-i çekâçâk-ı tiğden
Âvâz-ı ra’d ü saika reh-gümkünân olur
Nefî
(Havanın en yüksek yerinde okların çarpışmasından ve kılıçların vuruşmasından çıkan sesler, gök görültüsünü andırır ve herkes yolunu, yönünü şaşırtır.) Beyitteki 12 kelimeden sadece 1 tanesi Türkçedir. İşte Divan şiiri dili, işte Osmanlıca… Yukarıda da belirtildiği gibi, bu dili ancak, Arapça, Farsça ve Türkçe bilenler anlayabilir. Tek başına, Türk de Arap da Acem de anlayamaz. Demek ki Divan şairleri, dil bakımından halktan ayrılmışlardır. Sadece, az sayıdaki insan, (zümre) için şiir yazmışlardır. Fakat, bu dilin müzik ve ahenk bakımından çok zengin olduğunu da söylemek gerekir. Nef’î’den alınan beyit bir savaş tasviridir. İnsan, bu beyitin anlamını pek bilmese bile, beyitteki ses zenginliğinden çarpışan kılıçların seslerini duyabilir.

Vezin Divan şiiri, aruz vezniyle yazılmıştır. Halk şiirinin hece vezniyle yazıldığını biliyorsunuz. Halk ozanları, isteseydi bile aruz vezniyle yazamazdı. Çünkü; aruz vezni, belli bir bilgi ve kültür ister. Kalem, kâğıt işidir. Heceleri, uzunluğuna, kısalığına; açıklığına, kapalılığına göre ilgili aruz kalıbına yerleştirmek gerekir. İşte, aruz vezni bu yüzden kalem, kâğıt işidir. Oysa, halk edebiyatı ozanları -çoğunlukla -gezgindir. Onlar gördüğü bir güzelliği, duyduğu bir inceliği, bir sevgiyi bir anda -kalemsiz, kâğıtsız-söyleyiverirler. Bir yaz bulutundan bir anda yağmurun boşanışı gibi… Ozan için, şiir yazmak öyle hesap kitap işi değildir. Bu ortamı yaşayan ozanların, aruz vezni -bilseler de- işlerine gelmezdi. Fakat, Divan şairi için durum çok farklıdır. Onlar, şiiri yüreğiyle söyleseler bile, aklıyla yazmışlardır. Bilindiği gibi. Aruz veznini. Acemler. Araplardan almıştır. Divan şairleri de aruz veznini Acemlerden almışlar fakat zamanla bu vezine kendi damgasını vurmuşlardır,

Kafiye (Uyak) : Halk şiiri her türlü kafiyeye açıktır. Oysa, Divan şiiri kafiye konusunda son derece titizdir. Bu şiir. tam (iki sesli) ve zengin (iki sesten çok) kafiyelerle yazılır. Hatta tam kafiye bile pek makbul değildir. Bu sebepten, kafiye olarak uzun sesli heceleri seçerler. Çünkü, uzatma işareti de sesten sayılır:

Ey melek sîma ki, senden özge, hayrandır sana
Hak bilir insan demez her kim ki insandır sana
Fuzûlî
(Ey melek yüzlü sevgili, sana senden başkası hayrandır. Tanrı bilir ki insan olan sana insan demez, (melek der.) Beyitin kafiyeleri “hayran” ve “inşân” dır. Bu ,iki kelimede a, n sesleri ortaktır. Yani iki ses ortaktır. Bu durumda bu kelimeler tam kafiye olur. Fakat, uzatma işareti de sesten sayılır. Böylece, a, n, sesleri -üç ses- ortak olur ve bu kelimeler, birbiriyle zengin kafiyedir. Divan şiirinin bu titiz kafiye tutumu, şiire müzik bakımından zenginlik getirmiştir. Fakat, bu aşırı kafiye düşkünlüğü, pek çok ince duyguların söylenmesini de en azından zorlaştırmıştır.

Nazım Şekli : Halk edebiyatında nazım şeklinin genel adı koşmadır. Divan edebiyatında nazım şekilleri; gazel, kaside, mesnevi, rubai, murabba, kıt’a, şarkı, tuyuğ. muhammes, terkib-i bent, terci-i bent adını alır. Genellikle, aşk ve sevgi konuları gazel, övgü konusu kaside, felsefî konular rubaî ve tuyuğ, aşk ve dinî hikâyeler mesnevi nazım şekliyle yazılmıştır.

Etiketler:

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Şu Sayfamız Çok Beğenildi
Tanzimat Döneminde Roman ve Hikaye