1940 Sonrası Türk Edebiyatı

25 Haziran 2013 tarihinde tarafından eklendi.

Millî Edebiyat‘la başlayan ve Cumhuriyet döneminde de devam eden “Anadolu’ya açılma”, 1940’dan sonra yaygınlaşır. 1935’den sonra, Anadolu’nun birçok köy ve şehirleri türlü problemleriyle şiir, hikâye ve roman konusu olurlar. Cumhuriyet‘ten sonra Anadolu’ya yayılan eğitim kurumlarından yetişen şair ve yazarlar, içinde yaşadıkları toplumun problemlerini kendi dünya görüşleri doğrultusunda dile getirmeye başlarlar. Çevrelerindeki sefalet ve gerilik, köylerden şehre göç, bu göçün yarattığı problemler ve gecekondu hayatı; tarımda makinalaşmanın doğurduğu sonuçlar; toprak kavgaları, sanayileşmenin ortaya çıkardığı yeni insan tipleri; ağa – ırgat, işçi – patron ilişkileri; iktisadî çekişmeler, cahillik vb. konular edebî eserlerde büyük yer tutar.
II. Dünya Harbi’nin ortaya çıkardığı sosyal sıkıntılar, 1945 – 1960 yıllan arasında dünyayı etkisi altına alan soğuk savaş; Amerika ve Sovyet Rusya etrafında oluşan iki kutuplu güçler dengesi, yeni ideolojilerin bütün toplumları etkileyen baskısı, nükleer savaş tehdidi, uzayı keşfetme çalışmaları ve hızla gelişen bilim ve teknoloji dünya siyasetini belirlerken, “geri kalmış” bir ülkenin aydınları olarak olup bitene seyirci kalmak Türk aydınlarını ve sanatçılarını ister istemez etkiler. Bu dönemde maddeci Batı uygarlığı model olarak alınır. Kültürü oluşturan millî ve manevî değerler sarsılır. Tarihle, dinle ve gelenekle ilişkisi zayıflayan nesiller, geçmişle bütün bağları koparan bir kötümserlik içine düşerler. Halk – aydın kopukluğu artar. 1940 sonrasının siyasî ve sosyal değişme ve gelişmeleri Türk aydınlanın büyük ölçüde etkiler. Bu arada dünya edebiyatlarında yapılan tercümeler artar. Bu tercümeler Doğu ve Batı’dan birçok felsefeler, zevkler ve özleyişler getirir.

1940’dan sonraki şair ve yazarların örnek aldığı Batılı sanatçılar, realist, natüralist ve daha çok da sosyal gerçekçilik akımına bağlıdırlar. Batıdan etkilendikleri her edebî akımı uygulama çabası, taklitçi bir edebiyatın doğmasına da yol açar. Meydana getirilen eserlerin çoğunun millî ve yerli kültürle ilgileri yok denecek kadar azdır. Eski edebiyat ve zevki ise bu dönemde hiç revaç bulmaz. Bu kopuş 1950’den sonra daha da artacaktır. Ancak şair ve yazarlar 1955’den sonra ülke gerçeklerinden kopuk olarak yazdıkları “çiğ gerçeklik”ten bıkıp soyut konulara yönelirler.
40 sonrası şiir, hikâye ve romanında, edebî tür ve biçim ile ilgili kuralların büyük ölçüde yok sayıldığı görülür. Şiirde vezin, kafiye, bent gibi kayıtlar reddedilir; hikâye ve romanda serim, düğüm ve çözüm bölümleri yok sayılır. Dil ve üslûpta da büyük değişiklikler görülür. Dilde özleştirme çabalan 1950’den sonra hız kazanır. Şiirde ve nesirde “Yeni Sözcükler” kullanma tutkusu, şair ve yazarların yeni üslûp yapma ve yeni duyulan yeni kelimelerle anlatma kaygılarından doğsa da halk dilinden uzaklaşmaya yol açar. Ancak bir çok şair ve yazar da Anadolu ağızlarıyla zenginleşmiş halk diliyle yazmayı sürdürürler.

40 sonrası edebiyatımızda kuvvetli edebî topluluklar da görülmemektedir. Şair ve yazarlar bağımsız kalmayı tercih ederler. Şiirde Garipçiler ve ikinci Yeniler ile hikâye ve romanda Sosyal Gerçekçiler ve Soyutçular’ın kurduğu topluluklar da uzun ömürlü olmamıştır. Ayrıca bu dönemde bağımsız kabul edilebilecek ve dönemin genel eğilimlerinin dışında kalan şair, hikayeci ve romancılarımız da vardır.
Günümüzde ise sanat endişesi ile yazanların yanı sıra bağlı olduklan ideoloji veya dünya görüşü doğrultusunda yazan şair ve yazarlarımız da bulunmaktadır. Şiir, hikâye ve roman dışındaki türler de bu dönemde artmış, hayatını yalnız kalemiyle kazanan sanatçıların sayısı çoğalmıştır.

Etiketler:

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Şu Sayfamız Çok Beğenildi
CEZMİ ÖZETİ