Nurullah Ataç – Günce

15 Ekim 2013 tarihinde tarafından eklendi.

Nurullah Ataç, “Son Havadis” gazetesindeki “Günce”, “Ulus” gazetesindeki “Ataç’ın Güncesi” isimli köşelerinde yayımladığı yazılarını daha sonra bir araya getirerek “Günce” ismiyle kitaplaştırmıştır. Ataç, gazetelerde bu tür yazılar yazarak bir ilki gerçekleştirmiş, günlüğüne ne yazdığını o günkü köşe yazısında okuyucularına günü gününe bildirmiştir. Böylelikle okuyucular, Ataç’ın güncesine ne yazdığını öğrenmek için, o güncenin bütün sayfalarının dolmasını ve bunların aradan bir süre geçtikten sonra kitaplaştırmasını beklemek zorunda kalmamışlardır. Ataç’ın “Günce”sinde yer alan yazılar, klasik bir özel günlükte yer alabilecek metinlerden çok, devrinin edebî eğilimlerine yön veren bir edebiyat adamının düşüncelerini yansıtan eleştiri, deneme ve sohbet türündeki metinlerdir.

2 Mart 1953
Neydi o dünkü kar! Durmamacasına yağdı. Önce bir keyif veriyor, sonra iç sıkıyor. Kitap bile okuyamadım, gözlerim hep penceredeydi: “Şu bir dinse!” diye bakıyordum. Ama o sessiz sessiz dökülüyor, hiç dinmeyecekmiş gibi geliyor insana. Hani Yahya Kemal Bey “Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu.” diyor, sesi bir yana bırakın, doğru. Bin yıl sürecek sanılan bir sessizlik, bunaltıyor. Bugün de sokaklarda yürüyebilirsen yürü! Korkunçtur Ankara’nın donu! Kaldırımlarda buz, demir kesilir sanki. Düşünce de bir yandan can acısı bir yandan ötekinin berikinin gülmesi. Düşü-vermek beklenmedik bir şeymiş de onun için güldürürmüş. İnanmıyorum buna. Gülenler kötülüklerinden gülüyorlar. Kendileri de bilmiyorlar belki yüreklerinin kötü olduğunu, ama var içlerinde kötülük, bir kimsenin bir yanı acıdı diye gülüyorlar. Ben düşmedim, yavaş yavaş, dikkatli dikkatli yürüdüm. Öyle yürümek, canımızın pek kıymetli olduğunu düşünmek de insanı kendi gözünde gülünç ediyor.

9 Kasım 1953
Dolmuşta dört kişiyiz, bir beşinci bekliyoruz. Elli elli beş yaşlarında biri gözüktü. Şoförün yanında oturan genç bir bay sesleniyor: “Baba, çabuk!” Duramadım: “Neden baba diyorsunuz?” dedim. Belliydi tanımadığı. Samimiyettenmiş, samimiyetindenmiş, samimiyetin bir erdem olduğunu öğretmişlermiş kendisine. “Hayır!” dedim, “Medeniyet samimiyet üzerine kurulmaz, eskiden adâb erkân denirdi, onun üzerine kurulur. Yol, yordam…” Neyse ki o delikanlı kızıp da “Eee! Ukalâlık etme!” demedi. Samimilik bir erdem, ukalâlık da en bağışlanmaz suç… Ukalâlığı, ukalâ sayılmayı gözümüze almalıyız, hele bu samimiyet denilen lâubaliliğe karşı.
Tanıdığımız tanımadığımız karşımıza kim çıkarsa hemen baba, amca, teyze demek köylü töreleridir; kurtulmalıyız bu köylü törelerinden, köylüyü de kurtarmalıyız. Bir iki konuşmada, çabucak senli benli olmak da kötü huylarımızdan. Ondan da silkinmeliyiz. Başka türlü eremeyiz gerçek uygarlığa.

Özdenlik (samimilik), bir erdemdir; ama ne demektir özdenlik? Ağzını yaya yaya ötekine berikine “sen” demek midir? Özdenlik; duygularımızı, düşüncelerimizi kendi kendimize inceleyip iyice kavrayıp onları söylemek, onlara göre davranmaktır. Aklına ne eserse onu söyleyen, karşısındakini kırmaktan çekinmeyen, tanımadığı kimselere yakınlık göstermeye kalkışan kimse, özden değildir, düşüncesizin biridir. Beni tanımıyorsunuz, bilmiyorsunuz kim olduğumu, ne türlü bir kişi olduğumu, belki en sevemeyeceğiniz, hoşlanamayacağınız insanlardanım, bana “kardeş, amca, baba” demenizin ne yeri var? Öyle demekle yalan söylemiş olmaz mısınız? Yalan da özdenliğin tam tersi değil midir?

12 Ocak 1954
“Sanat eseri nedir?” diye soranlara “Kişiyi bıktırmayan şeydir.” demeli. Duvara astığımız resme her gün bakıyoruz, bir ezgiyi ikide bir yeniden dinliyoruz, bıkmıyoruz usanmıyoruz onlardan. Okuduğumuz romandan, şiirden de bıkmamalıyız. Merakla okuduğunuz bir hikâyeyi, bir daha okuyamazsanız, okumak arzusunu duymazsanız, ondan aldığınız zevk, bilin ki sanat zevki değildir. Yahut sanat zevkini tadabilecek insanlardan değilsiniz.

Yalnız sanat eserinden mi bıkmayız? Hayır, güneşin doğup batmasına bakmaktan, ay ışığında gezmekten, bu gibi şeylerden bıkmayanlar da vardır. Öyleyse tamamlamalı o tanımlamayı: “Sanat eseri; insan eliyle, bir işe yarasin diye değil, zevk versin diye yapmış, bıktırmayan, zevki tükenmeyen şeydir.” işe yarasın diye yapılmış şeyler de o zevki veremez mi? Verebilenler vardır, ama onlara da bir sanat payı karışmıştır.

(Nurullah Ataç, Günce)

Etiketler:

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz

Şu Sayfamız Çok Beğenildi
Ayrılan Kalpler Kitap Özeti